Adı Hasan Balcı…
60 yaşında…
Manisa Küçük Sanayi Sitesi’nde, kendi halinde bir işletme sahibi.
30 Ağustos Zafer Bayramı’nda, yazımın konusu neden bu adam?
Neden mi?
Yıllardır inançla ve üzerine gelenlere inatla arabasının arkasına özene -bezene monte ettiği Atatürk büstü ve Türk Bayrağı ile her milli bayramda; önce Manisa’nın, sonrada İzmir’in tüm sokaklarını tavaf edip, ‘milli şuuru’ genç nesillere ve zihinlere kazımaya çalışıyor.
Hani şu milli marşları duyduğumuzda; karnımıza baskı yapan, boğazları düğümleyen, dokunulsa ağlayacak hale getiren, ancak gözümüzün önünde bir vatandaş liğme liğme doğransa bile kılımızın kıpırdamadığı ‘milli şuuru…’
Arabasının mp3 çalarından İstiklal Marşı ve İzmir Marşı ile sokakları inletiyor Hasan Balcı, her bayramda. Severek, isteyerek tavaf ediyor Manisa’yı ve İzmir’i… Mahalle mahalle, sokak sokak geziyor arabasıyla. Atatürk’ü gösteriyor, Türk Bayrağı’nı gösteriyor, Türklük bilincini, savaşları, bayramları anlatıyor gençlere, çocuklara, dinleyenlere, dinlemek isteyenlere, öğrenmek isteyenlere.
Bir öğretmen gibi, bir tarihçi gibi…
Yorulmuyor, bıkmıyor, ‘banane yaaa’ hiç demiyor.
Her bayram kortejin içinde. O'na artık protokol de, güvenlik güçleri de alıştı.
O'nun Atatürk, bayrak, vatan sevdasını artık herkes öğrendi, kabullendi.
Neden her milli bayramda bıkmadan usanmadan sabahın köründen, gece karanlıklarına kadar, hiç bir beklentiniz olmaksızın yollara dökülüyorsunuz? Diye soruyorum kendisine.
Cevap kısa, öz ve net.
“Cumhuriyet, laiklik elden gidiyor. Atatürk Düşmanlığı ayyuka çıktı. Atatürk’ün liderliğine rakip çıkartılmaya çalışılıyor. Gençlerimiz okumuyor, öğrenmiyor, merak etmiyor, sadece anlatılana inanıyor. Sadece bir gence, bir Türk vatandaşına; doğruyu öğretmeye, doğruyu anlatmaya muktedir olabilirsem, üzerime yüklenen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı sorumluluğunu, bir nebze yerine getirebilirmiş sayarım kendimi. Elimden ancak bu geliyor. Keşke siyaset eskiden olduğu gibi silahla, kılıçla olsaydı. O zaman kuşanır silahlarımı, kılıçlarımı vatan hainlerine karşı dururdum. Ancak savaşlar artık; teknolojiliyle, gizli anlaşmalarla, uydulardan elde edilen gizli bilgilerle, görüntülerle, diplomasiyle yapılıyor. Yani biz vatandaşların müdahale edebileceği düzeyde değil artık savaşlar veya siyaset. Bireysel olarak yapabileceğim ne varsa, fazlasını yapmaya çalışıyorum. Benim savaşım bilgisizliğe. Ülkem için, vatanım için, bayrağım için, yeni nesil için; en değerli hazineyi, bilgiyi aktarıyorum önüme gelene. Her anlatılana ‘he’ demiyorum. Kafam çalışıyor. Doğruyu, yanlışı tespit edebiliyorum. Amacım doğru ile yanlış arasındaki uçurumu anlayamayan genç nesli; tek bir bireyde olsam, bilgi gücümle silkeleyebilmek. Bilinçlendirebilmek. Vatan hainlerine bu ülkeyi yedirmeyeceğiz. Bunun tek yolu da bilgilenmek, bilgilendirmek. Ben sorumlu Türk vatandaşlığı görevimi yerine getiriyorum. Bunu yaparken yorulmuyorum, bilakis dinleniyorum, huzura kavuşuyorum."
***
Ülkenin en büyük derdi aslına bakarsanız ne doların ateşlenmiş füze gibi tırmanışı, nede var olduğu iddia edilen ‘dış güçlerin oyunları.’
Ülkenin tek ve ciddi problemi; eğitimsizlik, bilgisizlik, hazırcılık, üretmeyen toplum…
Şu an yaşayan ve ata-dede dediğimiz 1940, 50, 60 jenerasyonu, orta yaş jenerasyonunu oluşturan 70, 80, 90’lılar, 2000’li yıllarda doğan ve genç nesli oluşturan kesim; gerçek tarihlerinden bir haber yaşıyor.
Bilmiyorlar.
Öğrenmiyorlar.
Bilmediklerinden, haberdar dahi değiller.
Neden bilgilendirilmediklerini dahi, sorgulamıyorlar. Sorgulamak akıllarına gelmiyor.
Çünkü neyi bilmediklerini, nelerle beyinlerinin yıkandığını dahi fark etmiyorlar. Zira analiz etme yetenekleri köreltildi. Analiz etmeyi öğrenmediler.
Diziler, vurdulu-kırdılı filmler, Survivorlar, bilgisayar oyunları, internet, dikkat dağıtacak milyonlarca emtia… vs. Okul çağındaki öğrencilerin, gençlerin ülke tarihini öğrenmesine ve şimdiki zamanla kıyaslama yapmasına engel olacak, O kadar çok alternatif ve oyalayıcı, vakit öldürücü etken var ki…
Çocuklar, gençler, yeni nesil; neyi bilmediğini bile bilmiyor.
Aralarından 100 ila 250 arasında bilinçli ve eğitimli yeni nesil birey belki çıkar, belki çıkmaz.
Çıkarsa da, O gencin ailesinin bilinçli, ilgili ve eğitimli olmasından kaynaklıdır.
***
Ülkede; tarih ve coğrafya öğretmenleri sokaklarda aylak aylak geziyor.
17 bin 573 tarih, 21 bin 290 sosyal bilgiler, 5 bin 515 coğrafya öğretmeni atama bekliyor. Bunlar Şubat 2018 rakamları. Diğer branşları yazmadım bile.
Yeni nesle; tarihini, coğrafyasını ve ülkenin 2018 yılına kadar nasıl geldiğini öğretecek branş öğretmenlerini, asıl işlerini yapmaya sevk etmeyen bir anlayışı nasıl yorumlarsınız? Bu gerçekten bütçesizlik midir, yoksa milli şuuru yok edişin bir yöntemi midir?
Rehber öğretmeni tarih dersine girerse veya tarih dersleri boş geçerse; o yılı geride bırakan öğrenciden nasıl bir tarihi bilgi birikimi beklersiniz. Veya liyakatsız bir tarih öğretmenini sırf torpili var diye derse sokup ta, devletin bütçesini çer-çöp edersen, elbette tecrübeli ve liyakatlı tarih öğretmenleri atanamaz.
KPSS imiş…Haaa, biz KPSS’den 80’in üstünde puan alıp ta hala atanamayan binlerce öğretmen adayının varlığını da biliriz.
Artık yeni neslin gençleri Üniversite tercihlerini yaparken, tarih bölümlerini düşünemiyor bile…
Savunma; “mezun olduktan sonra atanma şansımız yok ki! İş alanı yok ki! Tarihçilere eskisi kadar önem verilmiyor ki! Torpilim yok ki, nasıl işe yerleşeceğim?”
Yani iktidar partisinden torpilin yoksa işsizsin kardeşim. 2 kere 2 dört eder.
Gelecek neslin nasıl işe yerleşeceği konusunda tüm ebeveynlerin büyük endişeleri var…
***
Değerli tarihçilerden kimler kaldı ?
İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Feridun Emecen, Zafer Toprak, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Yusuf Halaçoğlu, Mustafa Armağan, Ali Çimen, Mehmet Çelik, Erhan Afyoncu, Namık Kemal Zeybek, Murat Bardakçı, Muazzez İlmiye Çığ, Ahmet Şimşirgil…
Bu ünlü tarihçiler boru değil haaa… Her birinin kendi alanından uzmanlığı var. Ağızlarından ve kalemlerinden çıkacak tek kelam, ‘kanun’ gibidir.
Allah onlara uzun ve sağlıklı ömürler versin.
Ya ebediyete göçerlerse; biz ve yeni nesil tarihimizi kimden öğrenecek?
Kime inanacak?
Geceden karar verilip, sabahtan milli eğitim müfredatına konulan ‘memur’ tarihçilere mi?
Yoksa Eğitim- öğretim sezonu başlarında öğrencilerin masalarına bırakılan ‘broşür memur tarihçilerine mi?’
Tarihçiler korkmadan yazar ve konuşurlarsa, doğruyu söyler ve anlatırlar. Tarihçiler eğer maaş alamamaktan, işlerinden veya kariyerlerinden olmaktan korkarlarsa; ne doğruyu yazabilirler, ne doğruyu söyleyebilirler, ne de doğruyu anlatabilirler.
Tarih bölümü mezunları mesleklerini yapamayacaklarsa, atanamayacaklarsa, tarih bölümleri ‘işsiz kalırız’ tasası ile tercih edilmezse…
Televizyonlarda sipariş ile tarih programları veya dizileri yapılırsa, yayın evlerine ve tarih profesörlerine sipariş ile tarih kitapları yazdırılırsa (dik duruşlu tarihçileri tenzih ediyorum), uzmanlarına sipariş ile açıklamalar yaptırılırsa; bizim milletimiz ve gelecek nesil doğru tarihi nereden öğrenecek?
Bizden sonraki nesle; Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale’de savaşıp savaşmadığı safsatasının doğrusunu kim, hangi kaynaktan anlatacak? “İzmir den düşman keyfi geldiğinde çekildi. Atatürk ve ordusunun düşmanın denize dökülmesinde hiçbir katkısı olmadı” cümlelerini kuran şerefsiz, arsız, vatan hainlerini, hangi vatanperver tarihçiler dize getirecek?
***
Yeni nesle doğruyu öğretemedik. Yapamadık, onları olması gerektiği gibi yetiştiremedik.
Yazık ettik.
Bu toplum vagon olmayı tercih etti vesselam. Lokomotifler çekti, vagonlar çekildi.
Haaa ‘ileride uçurum var, yarık var, raylar bozuk, uçacaksınız, öleceksiniz, sakatlanacaksınız…’ Bilmiyor ki garibim ilerideki tehlikeyi, çekilmeyi reddetsin.Lokomotif çekiyor işte.
Pusula O, lokomotif.
Güvenmiş bir kere… Ne aklına geliyor kötü ihtimaller, nede bilgisi yetiyor ihtimalleri düşünmeye…
Hepimiz suçluyuz, sorumluyuz.
Çuvaldızı önce kendimize batıralım.
Bende bir gazeteci olarak suçluyum ve sorumluyum.
‘Yaptım, irdeledim, çare aradım, çarelerin uygulamaya konulmasında aracı oldum. Ancak yeterli mücadeleyi vermemişim demek ki. Yeterli değilmiş yaptıklarım, daha fazlasını yapmalıydım, daha çok durmalıydım bu konular üzerinde, daha çok irdelemeliydim.
Suçluyum, sorumluyum.
Tıpkı diğer meslektaşlarım gibi…
***
50’lilerden sonraki diplomasi jenerasyonu; bu ülke insanın mücadeleci ruhunu, yapısını ul-ufak etti. Dayatılan her şeyi kolay kabul etti, kabul etmeyi, boyun eğmeyi öğretti. Bunun üzerine toplum öğrenemedi, bilmedi ve sorgulamaya cesaret edemedi. Çünkü lokomotifler ve pusula görevindekiler “her şey yolunda, merak edilecek bir şey yok, asayiş berkemal” naraları attı.
Güvenildi. Bilgisizlik ise ‘susma alışkanlığını’ öğretti.
Bilmeyen veya bildiğinden emin olmayan sorgulayamaz, öne atılamaz, lider olamaz, lokomotif olamaz. Vagonluk; bilmeyenin en kolay kabul edebileceği durumdur.
Amaaaa…
O kadar da kolay değil Türkiye Cumhuriyeti tarihine uydurma hikayeler sokmak. Zira artık teknoloji ve internet dünyası var.
Her gazeteci her gün, o günün tarihini yazıyor.
Her yayın organı artık o günün tarihini yayınlıyor… Unutulmasın.
Ha burada;
Hangi gazeteci ve hangi yayın organı uyduruyor?
Hangisi hikaye yazıyor?
Hangisi diplomatik not düşüyor?
Hangisi aldığı banner veya sayfa reklamına karşılık, tarihe yalan-dolan not düşüyor?
Hangisi biatçı memur, hangisi korkak tarihçi ?
Onu da siz analiz ederek, araştırarak, kendinizi bilgilendirerek analiz edeceksiniz.
Zira doğruyu yazan, anlatan ve halka sunan yayın organlarının, gazetecilerin sayısı artık; dolar kuruna ve çarşı-pazardaki alım gücüne göre azalıyor veya artıyor. Türk lirası gibi sabit kalan dürüst gazeteci sayısı ise…
???
Ben bilmiyorum. Bilen varsa yazsın bari de, öğrenelim…
***
Milli şuurun taşkınlığını, ruhunu görüyoruz, hissediyoruz ama, sahip çıkamıyoruz.
Türkiye’nin topraklarının- sanayisinin hacmine, milli gelirine rağmen; Tarihçi ve bilinçli bir millet olamadık. Çünkü okullarda doğru tarihi öğretemedik. Uydurma tarih kitapları ve uydurmacı senarist tarihçilere kaldık.
Tarihçi araştıran, bulan, yazan, anlatan, kanıksatan kişidir. Başkasının yazdığını nakleden kişi değildir. Nakilci tarihçilere kaldık.
Biri çıkıyor, 30 Ağustos’u, bayramları kutlamayın’ diyor, sürü şuuru ile herkes peşinden gidiyor. İşin en kalp sızlatan yönü ise, ‘Tarihçiyim’ diye geçinenler var ya… Onlar da ‘sürü şuuru’ ile hurra peşinden gidiyor ‘diyenlerin, emredenlerin, lokomotiflerin.’
‘Memur Tarihçiler’ diye betimliyorum bu tipleri de kötü mü ediyorum.
Aha bi daha dedim.
Var mı Ötesi…Eğer yazarken tarihi, sipariş usulü yazıyorsan; ‘Memur Tarihçisin’
Hiç oran-buran oynamasın, kendini savunacaksın diye.
Eee o zaman ne oluyor? Memur Tarihçiye inananlarda, onun çektiği lokomotifin vagonunda yolculuk ediyor.
Böylece uydurmacı senarist tarihçilerin yazdıkları, söyledikleri gerçek sanılıyor.
Meyvesi, ağaçtan uzağa düşmüyor dostlar…
***
Bu ülkeye yeni; İlber Hocalar, Halil İnalcıklar, Feridun Emecenler, Zafer Topraklar…
Yetişmeli…
Yetişmeli ki bizden sonraki nesil tarihi doğru öğrensin.
Her birey çok uyanık olmalı. Sorgulayıcı, analizci ve kıyaslamacı ruha sahip olmalı.
Yoksa Ülkenin tarihi teslim edilen film senaristi bu tarihçi lokomotifler, yeni nesli öyle bir çekecek ki…
O filmin adına da ‘dış güçlerin oyunu’ denecek…








