Gazetede bir haber okudum.
Karısını döverek kolunu kıran kocaya iki sene hapis cezası verilmiş, ceza paraya çevrilmemiş. Haber sanki anormal bir olaymış gibi verilmiş. Hani Medeni Kanun değişti de kadınlar bazı haklar elde etti, kocayla eşit oldu dendi, bunun nesi tuhaf, kocanın karısının kolunu kırma diye bir hakkı var mı?
Adam karısını haklı veya haksız bir nedenden dolayı eşşek sudan gelinceye kadar dövüyor. Kolunu, bacağını kırıyor, gözünü parlıment mavisine döndürüyor, dudağını çenesine kadar patlatıp vücudunun hemen hemen her bölümünü kan revan içerisinde bırakıyor…ve ortalıklarda salına salına gezerek; “Ben erkeğim. Evin reisiyim. Karımdır. Döverim de severimde. Kimse karışamaz. Ekmeğini siz mi veriyorsunuz? Size ne? Kanunda ney miş? Sende kim sin? Türkiye de bu böyle gelmiş, böyle gider. Herkes kendi işine baksın…” Diyor.
Yooo. Yok öyle 3 kuruşa beş köfte….Öyle istediği gibi at koşturamaz bu ülkede, dayakçı Sözde erkekler. Artık kanun var bu ülkede. Evet… Bu Sözde erkekleri özellikle belirginleştirdim. Üzerine alınan alınsın. Zira Kaba kuvvetle kadın bastıran bir erkek, sadece bana göre değil, tüm kadın toplumuna göre Sözde Erkektir. Kas kuvveti, erkekliği göstermez. Erkeklik Düşünce de başlar ve biter.
Konuyu epey bir eşeleyeceğim ama önce Kanunun yaptırımlarını anlatayım sizlere.. İyi Okuyun Dayakçı erkekler, hatta bu köşeyi kesip sakalayıverin. Bir gün eliniz hayat arkadaşınızı pataklamak üzere kalkarsa, belki o eli indirmeye yardımcı olur. Aksi takdirde Sizin hakkınızda açılan davayı bir gazeteci olarak izleyip, Sizi hak ettiğiniz şekilde deşifre etmek için zevkle ve canla başla çalışacağım. Bilginiz olsun….
Yada çok daha temkinli olun, çünkü cezalar arttı. İşte yeni TCK:
Karısını Dövene 8 Yıl
Eşini dövene 3-8 yıl hapis cezası geldi. Suç, mağdur şikayetine bağlı olmaktan çıkartıldığı için, komşu ihbarı ile bile polis müdahale edebilecek.
Tecavüze Ağır Ceza
Tecavüzün cezası 7 yıldan başlayacak. Mağdur 15 yaşından küçükse, ceza 8-22.5 yıl hapis olacak.
İşyerinde Taciz
İş arkadaşına laf atan, sarkıntılık eden, 3 yıl hapis alabilecek.
İmam Nikahı Kıyana 6 Ay Hapis Cezası
İmam nikahı yaptıranlar, 2 aydan 6 aya kadar hapisle yargılanacak. Çiftler, resmi nikah kıydıkları takdirde bu cezadan muaf olacak.
Burun Kırana 6 Yıl
Kavga sırasında birinin gözünü çıkartan, kulağını sağır eden, dilini kopartan, yüzde kalıcı iz bırakan kişiye, en az 8 yıl hapis cezası verilecek. Kavgada kol ve burun kırmanın cezası ise 6 yıl.
Çocuğunu Dövene 5 Yıl Verilebilecek
Bir kişiye eziyet eden kişi, 2-5 yıl hapisle cezalandırılacak. Bu suçun, aile bireyine karşı işlenmesi durumunda ceza 3-8 yıl olacak. ( Keşke bu yazımda bu konuyu işleyebilseydim. Ama yarınki konumuz bu olacak. (Ebeveyin dayağı)
Utanarak ve sıkılarak yıllardır temcit pilavı gibi tekrar ettiğim bir husus var. Artık ceza vermekten korkar olduk. Son yıllarda çıkarılan yasalar sistemi altüst etti. Verilen cezanın üçte ikisi anında siliniyor, mahkemede boynu bükük duran sanığın cezasından altıda bir indiriliyor, bazı hallerde bir yıla, bazı hallerde iki yıla kadar hapis cezaları paraya çevriliyor. Daha da ileri gideyim 18 yaşından küçük 65 yaşından büyüklerin üç yıllık hapis cezaları dahi tecil edilebiliyor. Hakim neye karar verirse o oluyor. Sık sık af çıkarılarak suçlulara haklılık payesi veriliyor, netice olarak suçlunun cezadan kurtulması için her tür önlem alınıyor. Tutuklama için, öngörülen cezanın yedi yıldan daha ağır hapis gerektirmesi şartı aranıyor. Yani ülke tam bir suçlu cenneti. Bu bir kaostur. Böyle sistem olmaz. İşte bu şartlarda karısının kolunu kıran birine verilen 2 yıl 8 ay hapis cezası az bile. Adam 2 yıl 8 ay sonra çıkıp hayatına sağlıklı bir şekilde devam edecek. Ama vücudunun bir veya birkaç uzvu zarar gören kadın, yaşadığı sürece onun işlevsel eksikliğini hissedecek. Bana kalsa hapis cezası arttırılmalıdır.
Benim hukuki ve insani anlayışıma göre bırakın dövmeyi, bir kimse diğerinin rızası olmadan vücuduna bile dokunamaz. Dokunmak dahi en ağır cezayı gerektirir. Bakın tokat atmaktan falan söz etmiyorum. Dokunmak diyorum. Ama sistem ne yazık ki bunun tam tersini söylüyor, çok yazık.
Yeni medeni kanun önemli bir dönüm noktası. Çok önemli kazanımlar var ama eleştirilerimiz de var. En önemli değişiklik aile ve evlilik üzerine. Ne gibi problemlerle karşılaşılacak bilmiyoruz ama ilk uygulamalardan endişeliyiz. Çünkü bu uygulamalar daha sonrakileri çok etkileyecektir. İlk uygulamalar gerçekleşirken kadın örgütlerinin, hakimlerin savcıların yasa hakkında çok bilgili olması gerekiyor. Hakimin takdirinin çok geniş olduğu maddeler var ve bu kadınlar arasında eşitsizlik yaratabilir.
Yasa kadının ev emeğinin görünür hale gelmesi, göreceli de olsa ekonomik eşitlik sağlaması açısından olumlu maddeler taşıyor. Ancak bazı maddelerde, “Olumlu Ayrımcılık” yapılmasını, sosyal hayattaki eşitsizliğin, yasadaki eşitsizlikle giderilmesini isterdik. Tıpkı kadın milletvekili kotası konulması gibi… Devletin, imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelerdeki haklarla çelişmemesi için kadın erkek eşitsizliğini gidermek açısından olumlu ayrımcılık yapması gerekiyor. Yüzyılların eşitsizliği ancak bu şekilde giderilebilir. Kadınların yasal haklarını öğrenebilmesi için zaman zaman bu köşeden bas bas bağıracağım. Bastırmak. Susturmak isteyenler olacak. Ama susmayacağım. Manisa da bu işi alıp götüren bir gazeteci olmalı artık. Bu misyonu yüklenmek oldukça ağır. Şiddete Karşı olan her kesimden; Kadın veya erkek fark etmez destek bekliyorum.Kadınlar haklarını öğreniyor yavaş yavaş dostlar… Henüz öğrenemeyenlere veya hakkını savunmaya cesaret edemeyene de rehber olmak biz aydınların görevi olmalı. Gelin bu misyonu beraber sırtlayalım.
Şu istatistiğe bakın dostlar; kadınların yüzde 90'ı kocalarının kendilerine psikolojik şiddet uygulayarak bağırdıklarını, küfrettiklerini, yüzde 40'ı fiziksel şiddet uyguladıklarını, yüzde 15'i cinsel ilişkiye zorlandığı gün gibi ortada. Toplumda hâlâ medeni yasaya rağmen ikinci sınıf yurttaş olarak görülen, bazı kesimlerde kendi isteğiyle evlenme ya da boşanma hakkı olmayan, cinsel istismara uğrayan kadının da hakları var. Dayak artık yasalar önünde cezalandırılması gereken suçlar arasına girdi. Yeni Medeni Kanun'a göre ise artık erkek ailenin reisi değil, kadın ve erkek aile içinde eşit bireyler olmak yolunda.
Yasaya Göre;
· Edinilen mallar: 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren edinilecek malların yarısı kadınların. Evlilik tarihi ne olursa olsun bu tarihten sonra edinilecek mallar eşler arasında eşit olarak paylaştırılacak. 1 Ocak 2002'den önce alınmış malların eşit olarak paylaşılması için eşlerin notere gidip sözleşme imzalamaları gerekli.
· Zorla evlendirilme: Hiç tanımadığı bir adamla rızası olmadan evlendirilmek istenen kız, karakola başvurabilir. Resmi nikâh kıyıldığına dair belge olmadan imam nikâhı kıymak da suçtur.
· Boşanma: Evli bir kadın, kocasından ayrı yaşamak istiyorsa başka bir ev tutarak orada yaşayabilir. Kocası tarafından terk edilen kadın boşanmak istiyorsa, boşanabilir. Hayata kastedilme, onur düşürücü davranışta bulunma, zorla istemediği cinsel davranışlarda bulunulması da boşanma nedenleri arasındadır.
· Kadına karşı şiddet: Kadınların yüzde 90'ı kocalarının kendilerine psikolojik şiddet uygulayarak bağırdıklarını, küfrettiklerini, yüzde 40'ı fiziksel şiddet uyguladıklarını, yüzde 15'i cinsel ilişkiye zorlandıklarını belirtiyor. Kadın bu durumlarda ceza davası açabilir.
Feminist hareket içerisinde 1990’lı yıllardan bu yana bir takım üslup değişiklikleri olduğuna katılıyorum. Bunu sadece daha “soft” bir üslup aldı diye değerlendirmek bence biraz yüzeysel kalıyor. Kadın hareketinin (ya da feminist hareketin) Batı’da 1970’li yıllarda Türkiye’de ise 1980’li yıllarda başladığı ilk zamanlardaki duruma baktığımızda, kadının insan hakları ihlallerinin çok daha vahim olduğunu görüyoruz. Henüz kadına karşı şiddet, aile içi şiddet ve cinsel taciz, aile içi eşit olmayan görev dağılımı, iş ve kamu yaşamında kadınların önlerindeki engeller, kadının bedensel hakları gibi çok önemli ve temel bir takım konular henüz yeni yeni konuşulmaya başlanmış. Yani o yılların kadın hareketi aktivistlerinin önünde uğraşılması gereken bir yığın konu, kat edilmesi gereken uzun bir yol var. Bence bir yandan gündemin yoğunluğu, öte yandan da o zamanlarda dünyada hakim olan politik konjonktür daha aktif, daha güçlü, sesi daha yüksek bir feminist hareketin doğmasına izin veriyor.
1970’li, 80’li yıllarda, feministler gerek Batı’da, gerekse Türkiye’de (özellikle 90’lı yıllarda) ciddi kazanımlar elde ediyorlar. Örneğin Türkiye’de 1998 yılında TBMM tarafından kabul edilen Aile İçi Şiddeti Önlemeye Yönelik Kanun (Ailenin Korunmasına Dair Kanun diye geçti) Türkiye’deki kadın hareketi açısından fevkalade bir kazanımdır. Şimdi 90’lı yıllara geldiğimizde, evet, yeni nesil genç kadınlarla bir üslup değişikliği söz konusu. Mücadele ruhu ve dayanışma hissi eskisi kadar güçlü ve sesli değil. Daha doğrusu mücadele ortak bir azınlığa ait toplu ve dayanışma içinde bir mücadele olmaktansa daha çok herkesin bireysel olarak verdiği bir mücadeleye dönüşmüş gibi. Bence ‘bu üslup ve tarz değişikliğinin 2 önemli nedeni var. Birincisi, bir yığın kazanım zaten elde edilmiş; yeni nesil genç kadınlar bu kazanımların ne pahasına elde edildiğini kısmen biliyor ya da hiç bilmiyor. Zannediyorlar ki kadınlar her zaman bu haklara sahipti. Genel olarak politik bilinci ve ilgisi daha zayıf bir kuşak. Özellikle de Türkiye’de 1980 ihtilalinin arkasından zaten alenen depolitize edilmiş bir nesilden bahsediyoruz. Yalnız bu yanıtım eskiye karşı bir nostalji olarak algılanmasın; çünkü öyle bir şey söz konusu değil. Eski üslubun kendine göre güçlü ve öğrenmemiz, kaybetmemiz gereken noktaları var. Ancak dogmatik bir politizasyonu da var ki, bence feminist hareketin hem ruhu ile çelişkiye düşen hem de yeni nesli ve gelişmeleri kucaklamaktan aciz ve dayanışmaya zarar getiren bir tarafı bu eski üslubun. Ne yazık ki bu yüzden eski üslup feminizm ciddi bir kendi içine dönme ve “klik” olma tehlikesini getirdi. Öte yandan yeni üsluptaki depolitize olmanın getirdiği o hava içerisinde, gerektiğinde sorunların, konuların daha sağlıklı ve gerçek temelinden saptırılmadan, daha açık yüreklilikle ve daha aksiyona yönelik bir şekilde ele alınma potansiyelini taşıdığını da görüyorum; ki bu da yeni neslin harekete getirdiği ve kucaklanması gereken bir potansiyel.
Türkiye'de her 100 kadından 90'ı eşi tarafından şiddete maruz kalıyor. Ancak bugüne kadar şiddete karşı uygulanan yöntemlerde herhangi bir başarı sağlanamadı, sığınma evleri bile gereken önemin verilmemesi nedeniyle yavaş yavaş kapandı. Diğer bir deyimle kadınlar, şiddete boyun eğmek zorunda bırakıldı. Şimdilerde sığınma evleri yavaş yavaş her ilde açılmaya başladı, ancak bu kökten bir çözüm değil. Bu sadece sokakata kalan kadını barındırmaya yönelik bir çalışma. Bize kökten çözümler gerekiyor. Nedir bunlar; Başta eğitim. Sonra aile içi şiddetin ortadan kaldırılması. Arkasından ailelerin ekonomik şartlarının iyileştirilmesi için iş sektörlerinin çoğaltılması ve dolayısıyla istihdamın sağlanması. Zira ev içinde ekonomik sorun olmazsa şiddet yüzde 50 azaltılabiliyor. En son olarakta bundan sonraki nesiller yetiştirilirken, Anne ve Babanın erkek ve kız çocuğuna verdiği eğitimin ana temellerinin sevgi, saygı ve höşgörüyle yoğrulmuş olmasını sağlamak. Bu duygularla büyütülen bir çocuk, evlendiğinde eşini sever, saygı duyar ve O’nu incitmemek adına gerektiği gibi davranır. Bunun için çok geç değil dostlar. Yüzyıllardır süre gelen aile içi şiddeti engellemek için yarından tezi yok, kendimizi ve ailemizi bilinçlendirmeliyiz. Geçmiş nesili çöp kutusuna attık, Bari bizlerden sonraki nesili kurtaralım.
Gazete haberlerini incelerken çok ilginç bir habere takıldım.
İsveç, Sol Parti Kadın Konseyi'nin parlamentoya sunduğu önergedeki kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla erkeklerin her yıl bir miktar vergi ödemesi' düşüncesini hayata geçirip geçirmemeye karar vermeye çalışıyor. Eski Sol Parti Lideri Gudrun Schyman, "Erkeklerin kadına yönelik şiddetinin faturasını tüm vergi mükellefleri ödüyor. Yani mağdur kadınlar da ödüyor. Erkekler artık kadına şiddet uygulamanın kolektif mali sorumluluğu olduğunu anlamalı" diyor. 'Erkek vergisi (Man Tax)' adıyla öne sürülen kadına yönelik şiddet vergisi, İsveç'te 1990 yılından beri kadına yönelik şiddetin yüzde 40 artması ve her yıl 20 ile 40 kadının ölümüne dövüldüğü raporlarının ardından geldiği için sivil toplumda da ciddi olarak tartışılıyor. İsveç'teki düzenleme ise tüm vergi mükellefleri için yapılabilir. Bizde de şiddete maruz kalıp, bunu bildirmeyen kadınlar adına böyle bir vergi yöntemi ne iyi olurdu değimli dostlar. Düşünsenize hayat arkadaşını eşek sudan gelinceye kadar döven adama, Devlet ödeyemeyeceği vergiler getirse. Alimallah yüzyıllardır başarılamayan şiddeti engelleme çalışmaları bir anda başarıya ulaşır. Çünkü Paranın yüzü tatlıdır, Sevgili okuyucularım. Milyarları devlete kaptırmak istemeyen adam, dövmek için kalkan elini paşa paşa aşağı indirir. Bunu böyle hekes bile. Bu fikir de yabana atılmaya haaaa… Bir akşamda kanunlar çıkaran hükümet, bunuda bir zemine oturtmayı becerebilir. Yeter ki niyet, aynı niyet olsun. Yoook niyetler erkek egemen toplumsa, ben ve benim gibiler yıllar boyunca olduğu gibi havan da su döveriz.
Hadi bakalım Saygı değer milletvekillerimiz, Bakanlarımız, Hukukçularımız ve Başbakanımız. Un, Şeker, yumurta hazır… Bu harçtan ister tatlı bir pasta veya taş gibi bir kurabiye de çıkabilir. Bu sizin niyetinize bağlı. Gösterin niyetinizi bize….
Bakın Ünlüler caydırıcı önlemleri savunuyor ama ille 'eğitim' diyorlar.İşte birkaç ünlü’nün konumuz hakkındaki fikirleri.
İPEK TUZCUOĞLU
"ERKEĞİN kadına karşı güç kullanması ve dayağı bir tehdit unsuru haline getirmesine karşı caydırıcı şeyler yapılabilir. Erkeğin bilinçlenmesi gerekiyor. Cezai bir şart olması taraftarıyım. En azından caydırıcı olur. Devletin bu konuda kadınların yanında olmasından yanayım. Ama böyle bir yasanın geçmesi hayal gibi geliyor."
TARIK AKAN
"MUTLAKA cezai bir yaptırımı olmalıdır. Karısını döven erkeğe hapis cezası olmalı. Vergi ya da maaş kesmek birşey ifade etmez. Bunun altında eğitim yatar, kültür yatar. Bunlardan nasibini almayanlara hapis cezası uygulanmalı."
KADİR İNANIR
"BENCE bu bir kurtuluş değil. Hiç dövmesinler daha iyi. Şiddete karşı insanların iyi eğitilmesi lazım. Bu çarpık fotoğrafın ortadan kalkması lazım. Adam vergiyi verir, yine döver. Çok yasalar geçiyor ama uygulamak önemli. Gerçi yavaş yavaş gelişiyoruz. 20 yıl sonra bu soruların hiçbiri ortada kalmaz. İnsanların önce ekonomik özgürlüğünü sağlamalı. "
ECE USLU
"KADINA karşı uygulanan şiddetin kökünde eğitim yatıyor. Eğitime destek verilirse bu sorun büyük oranda çözülür. Bunun vergi ile halledilecek bir durum olduğunu düşünmüyorum. Türkiye'de gündemde o kadar çok tartışılması gereken şey var ki..."
HAYDAR DÜMEN
"BUNLAR fanatik uygulamalardır. Geçerliliği söz konusu değildir. İki tokat atıp arkasından da kadını kolundan tutup, iki öpücükle olayı halleden insanları düşünürsek bunlar çözüm yolu değildir. Göstermelik, keyifli fantezilerdir. Uygulasınlar ama güç simgesi erkektir.
NECLA NAZIR
"DÜNYANIN her yerinde şiddet var. Bana kalsa bir tokadın karşılığında adamın bütün malı mülkü kadına verilsin. Hatta maaşlarının yarısı değil, hepsi kesilsin. Kadın da erkek de her şeyden önce bir insan. Ne yazık ki, Allah erkekleri biraz farklı yaratmış güç konusunda."
Yine gazetenin birinde gözüme takılan 'egzantrik' ama yaşanmış bir olayı anlatmadan bitiremeyeceğim köşemi… Hani üst satırlarda eğitimden dem vurmuştum ya. O bölümü biraz daha açmak adına gerekli gördüm, bu olayı anlatmayı. yazarın ağzından aktarıyorum;
KİTAP DELİKANLIYI BOZAR MI ABİ?
Adamın biri kitap okumaya mahkum edilmiş... Olay Türkiye'de geçiyor... Türk Ceza Kanunu'nda böyle uygulamaların yeri var mıdır bilemem ama Türk Türk olalı böyle zulüm görmedi ve de Türk'e bundan büyük ceza olabilemez. Belediye işçilerine zorla klasik müzik dinletmek bile bunun yanında hafif ceza kalır. Nitekim mahkum olan çocuk, 'Allah düşmanıma böyle ceza vermesin, hakime 'normal ceza ver' diye çok yalvardım' diyor... Sırf okumamak için altı ay boyunca kaçmış fakat sonra teslim olmuş. Gerçi İran gibi ülkelerde 'hapisanede hatim indiren mahkumların cezalarının azaltılması' şeklinde bir infaz hukuku şaheseri yaratıldığını duymuştuk, bizim burada da bunu önerenler yok değildi... Ama böylesini ne gördük ne de işittik. Fakat mahkumun o arada haberi geçen muhabire ettiği bir laf daha da hoşuma gitti. 'Kitap delikanlıyı bozar' demiş!
'Ha evde bulaşıkları yıkamışsın, ha kütüphanede kitap okumuşsun', aynı şeymiş. Oysa hapis neymiş ki, 'aslanlar gibi yatar çıkarmış'. Elli yılda beş binden fazla kitap okumuş ve dokuz tane de kendisi yazmış yüz karası bir Türk olarak o anda kendimi nonoş hissettim... Demek ki bozulmadık yanımız kalmamıştı İyi ama, televizyonlarda 'delikanlılığın kitabını yazmış' sığırlar gösterilmiyor mu halka örnek olarak? Bu bir çelişki değil midir? Herhalde diyalektik bir çelişki anacığım…
Tesbih, döner bıçağı, falçata gibi, her delikanlının yanında ve elinin altında bulunması gereken birtakım araç ve gereçlere şimdi kitap da mı eklediler yahu? Fakat 'her acının tiryakisi olmuş' bir milletin çocuğu sıfatıyla, bizim mahkum, kısa zamanda kitap okumaya alışmış, hatta bu işi sevmiş de... Mihneti kendine zevk etmededir alemde hüner. İşin kötüsü, yazarlardan Ahmet Rasim'i ve Refik Halit'i de çok beğenmemiş mi? Ulan siz deli misiniz, böyle yanlış yapılır mı, herif giderek adam olacak! Memleket kalkınıyor. Şaka bir yana, bu tür cezalar yaygınlaştırılarak sürdürülmelidir.
Örneğin, karısını döven davara, 'eve giderken her gün bir demet çiçek götürme cezası' düşünülebilir.
Babalık ettiğini sanan şambabasına 'çocuğunu her gün öpme ve okşama cezası' mesela...
Arabasıyla kaza yapan zengin piçine 'itiş kakış belediye otobüsüne binme ve bilet atıp arkalara doğru ilerleme' cezası da hoş olur.
Entellere, doksan dakika çift kale maç yaptıracaksın...
Banka hortumcusuna, 'bir şirkete girip çalışma ve aldığı ücretle ay sonunu getirme' cezası...
Bunlar hafif... Asıl, 'okumanın doktor, mühendis ya da avukat çıkmak' olduğunu sanan bütün vatandaşların burnuna fizik, astronomi, şiir ve resim kitaplarını dayayacaksın, debelensinler...
Çok dırlanan olursa ona da 'her gün Engin Ardıç'ın yazılarını okuma' cezası vereceksin ki, asıl o zaman görsün gününü!








