Ekmek var mı, ekmek?
Uzun İnce Bir Yoldayım
Gidiyorum Gündüz Gece
Bilmiyorum Ne Haldeyim
Gidiyorum Gündüz Gece, oyyyyyy
Büyük usta Aşık Veysel Şatıroğlu’nun bu ünlü türküsü, tam da biz 52 gazetecinin ahvalini betimliyor. Konuyu bu dizelerle açayım dedim.
Efendim… Bazılarınız bilse de, bilmeyenleriniz için çok kısa bir paragraf hatırlatıcı bilgi vereyim.
Geçtiğimiz hafta Pazar günü 52 gazeteci bir doğu Gezisine gidecek olduk. Programda Muğla’da hareketle; Manisa, Konya, Gaziantep, Adana, Urfa gidiş güzergahı. Urfa, Gaziantep, Muğla, İzmir, Manisa dönüş güzergahı vardı.
Sonraki günlerde bu Doğu seyahatini il, il anlatacağım acısı-tatlısı ile kısmet olursa. Ama bugün işin ilginç, bir o kadar da komik taraflarını ele almak istiyorum. Hani ilk günden sıkmayayım diye.
Manisa il merkezi grubundan 8 gazeteci katıldık bu geziye. İlçeler hariç.
Bendeniz Nurgül yılmaz, Yarın Gazetesi’nden Selman Tür, ETV Grubundan Turan Işık (Çağırın gelelim Turan Işık), Yeniasır’dan Rıdvan Körpe, Günebakış’tan Nermin Uçtu, Özel İdare Basın Büro’dan Rıdvan Kamal, Belediye Basın Bürodan Emrah Odabaş, Gündem’den Suat Örs.
Efendim otobüsün arka koltuklarını haliyle zapt ettik. Durum malum. Her ne kadar oluşmasını arzu etmesek te, bölgeler arası gruplaşmalar olursa, bizim grup kopmayalım, kenetlenelim diye…
Dedik ya…Uzuun ince bir yolu kat ediyoruz, güle oynaya…
Saat gecenin yarısı. Dur-kalklar dan dolayı henüz o Uzuuun ince yolu vaktiyle arkamız sıra bırakamamışız. Hava buz gibi. Yerine ve iklimine göre yağmurlu, karlı veya buzlu yollar eziyoruz. Konya’ya 30-40 km. mesafe. Konya Doğanhisar mevkii. Bir taraftan da lapa lapa kar yağıyor. Yollar 5-6 cm. kalınlığında buz.
Yolda kaldık…
Sadece biz değil. Herkes. Kamyoncusu, otomobili, otobüsü…Ne ararsan… Herkes beyaz karlar ve yolda kalıplaşmış buzlar üzerinde mahsur. Ne ileri, ne geri.
Soruyoruz…Napçez şimdi?
Cevap bilindik…Beklicez.
Hadiiiii…Ne zamana kadar ?
Cevap yine sinir bozucu…Yol açılana kadar…Bak bak sanki biz o kadarını akıl edemeyeceğiz de…
Neyse…Şimdi ben size Doğanhisar macerasının; bir otobüsün içi, bir de dışı bölümünü anlatacağım.
Bu yolda kalma işi bir grup gazeteci için eğlenceye dönüştü. Diğeri için işkenceye, ortada kalan diğer kısım için ise, zaten ifadesiz…
Durumdan durum, hatta haber çıkaranlar…
Biz gazeteciler dışardan bakıldığında hep soru soran ve cevap alan, çoğunlukla da sevilmeyen, meymenetsiz tiplerizdir. Hatta bazı kesimler için imiği sıkılacak türden mahlukatlarızdır. Milletin hayatını kurcalayanı, didikleyeni kim sever ki ? Demi?
Ancak sonuçta bizlerde birer insanızdır. Mesela herkes gibi bizde karda kar topu oynamayı, birbirimizin sırtına kar sokup çığlık çığlığa bağırtmayı, karda yuvarlanmayı, ayak izi bırakmayı bizlerde severiz.
Durumdan, haber çıkaranlar…
Otobüs durdu. ‘Yolda kaldık. Bekleyeceğiz’ denildi. Anaaa… O saniye bi baktım millet aşağıda. Karların içinde. Çığlık çığlığa…Uçtular sanki mübarekler…
Durum; içimizde saklanan çocuk artıkın ortaya dökülmüştür. O dakikadan itibaren kim takar ‘ağar abi ‘ kurallarını… Menzilli atışlar, 12’den vuruşlar, kulak patlatmalar, karın içinde oklava misali yuvarlanarak beyaz gelinliği örtünmeler…Dedik ya. Kocamış adam ve kadınların, masum çocuk halleri. Lafın özü kar topu oynadık. Televizyon ekipleri de canlarına minnet; yolda kalan kamyon, otobüs , otomobil şoförlerine mikrofon uzattı. Kendimiz haberlikken, birde üzerine haberlik malzeme çıkardık. Yaaa. Gazeteci böyle menem bir yaratık. Her ne koşulda olursa olsun, her durumdan haber çıkarmayı bilen bir insan modeliyiz. Napak…içimize işlemiş bi kerem…
Dondurucu havayı ve sırtlarına karların sokulmasını göze alamayanlar ise otobüsün içinde resmen sipere yatar gibi sinmişler. Kimi bilmem kaçıncı kez aynı filmi ezberliyor, kimisi müzik dinliyor, kimisi horluyor, kimisi de tava kapakları misali ters yüz olup uyumaya çalışıyor. Otobüsün içindeki ahval de böyle…
Memişhane meselesi…
Eeee… Konya Doğanhisar’da bir yer. Milletin mesanesi de dolmuş. İhtiyaç görecek yer yok. Napılcek? Napılceği var mı? Bulduğun ilk sote yer memişhane… Hakkını helal etsin Doğanhisarlı Traktörcü amcamız; pulluğunun arkası bizimkilerin memişhanesi vazifesini gördü… O işte öyle çözüldü. Otobüste su bitti. Alacak yer yok. Pet şişelerin yerini avuç avuç Doğanhisar mevkii karı aldı.
Hala bekliyoruz... Yol kapalı. Milim ilerleme yok. Yemek saati çoktan geçti. Millet açlıktan kıvranıyo… Açlığa dayanabilenlerde ses-seda yok. Ama Midesi boşaldığı anda yaramaz çocuklar misali mızıldayanların çenesini kapatmaya ne mümkün? Sağ da solda bir parça ekmek alabilecek bakkal, çakkal da yok.
Neyse…Uzun bir bekleyişten sonra yol açıldı. Bizim otobüs Leyla leyla, kaplumbağa hızı ile buzun üzerinde yol almaya başladı. Ama hala etrafta bir medeniyet ışığı yok. Karanlık yolda ilerliyoruz. Ortalıkta ki tek aydınlık otobüsün farları ve yoldaki beyaz buz tabakası…
Bizim Emrah…
Bizim Emrah (Belediye Basın Büro dan Emrah Odabaş) başladı…Karnı çok acıkmış ya. ‘Ya arkadaşlar kimse de yiyecek yok mu?’
Cevap; ‘yok’
Ama hakikaten kimseciklerde yiyecek yok. Zira yolda verilen molalarda, yemeklerde yeniliyordu. Bir şeyler alınıp Otobüsün içine koymak kimsenin aklına gelmemişti. Nerden bilecektik, yolda kalceğimizi…
Zaman ilerliyor bu arada. En son yenilen yemeğin üzerinden uzuuun saatler geçmiş. Emrah’ın midesi iyice boşalmış. Mide asidi devreye girmiş bile.
Emrah her 10 dakikada bir soruyor…’Kimsede yiyecek bi şey yok mu?’
Cevap yine aynı; ’yok’
Saatler saatleri kovalıyor…Bizimki dellenmiş artık. İş çığırından çıkmış durumda. Emrah’ın soru şekli, ses tonu ve sorma zamanı da değişiyor.
Emrah bu sefer her 5 dakikada bir ‘Ekmek var mı Ekmek ? diye soruyor.
İnanmanızın imkanı yok elbette tabi ama, Emrah’ın her 5 dakikada bir ‘Ekmek var mı Ekmek ? sorusu taaa Konya da ki uygulama oteline kadar devam etti. Bizimkini yarım saatliğine susturan tek şey ise, Muğlalı bir gazeteci arkadaşın bir yerlerden bulup çıkararak bizimkinin avucuna döktüğü bir avuç leblebi idi. O bir avuç leblebi Emrah’ın çenesini ancak Konya’ya kadar kapatabildi. Konya da ki otelde ise ilk masaya oturan ve en son masadan kalkan yine bizim Emrah’tı.
***
Çıkmaz ayın 41’inde Sosyal Devlet’iz inşallah…
Emrah o gece hep ekmek aradı. Midesine bir parça ekmek sokabilseydi, midesinin sancısını dindirebilecekti. Emrah’ın o gece aradığı o bir parça ekmeği geliri hiç olmayan aileler her gün arıyor.. .Biz o gece sadece 13 saatlik açlığa dayanmadık. İsyan ettik. Üzerine çeşitli espiriler dahi türettik. Çünkü tuzumuz kuruydu. Biliyorduk ki er veya geç işkembe dolacaktı. Bu sadece yolda kalma nedeniyle yaşanan küçük bir aksilikti. Bir müddet sonra sıkıntı bitecekti. Sonra O tuzu kuru hayatlarımıza nasıl olsa dönecektik, diğer tuzu kurular gibi…
Ya biz tuzu kuruların hayatlarını ömrü billah hiç yaşayamayan caaanııım Ülkemin aç vatandaşı ? İşsiz-güçsüz vatandaşı? Sabahtan akşama kadar fellik fellik dolanıp iş ve aş arayan, ancak evine eli boş dönmek zorunda kalan sefil halkım? Onların böyle bir şansı yok. Hiç olmadı. Hiç olmayacak. Onlar ‘ekmek var mı ekmek?’ sorusunu her gün soruyor.
Onlar ‘ekmek var mı ekmek ? sorusunu her gün; fabrika önlerinde, devlet dairelerinde, sınavlarda, siyasi parti merkezlerinde, her sektörün iş başvuru bürolarında…Her gün, ama her gün soruyor.
Ekmek var mı ekmek ?
Her gün ekmeğini arıyor. Lakin yazık ki Onlar her gün sobası tütemeyen yuvalarına yine eli boş dönüyor. Ya da en iyi ihtimalle; ekmek fırınlarında bir veya birkaç gün önceden kalmış, bakkalardan-çakkalardan iade edilmiş bayat, kaya gibi ekmekleri yalvar yakar alıp, çatırdayan yuvasına aş diye götürmeye çalışıyor.
Bir tarafta tuzu kurular, bir tarafta ekmeğini arayan vatandaş… Milletim’in Devleti ise 71 yıldır göyya Sosyal Devlet olacak…Belki bir gün…Belki Türkiye’nin başına Atatürk gibi yeni bir dahi daha gelirse…Yani çıkmaz ayın 41’inde…
Ekmek var mı ekmek ?








