Dijital reklam harcamalarının artması otomatik olarak “şiddetin fonlanması” anlamına gelmiyor ancak, mevcut sistemde yüksek etkileşim getiren içeriklerin (buna şiddet de dahil) daha fazla görünür olduğu ve dolaylı biçimde daha çok reklam geliri çektiği da doğru. Yani sorun tek bir nedene indirgenemez; algoritmalar, platform politikaları, reklamveren tercihleri ve kullanıcı davranışları birlikte çalışıyor.
“Şiddetin fonlanması” meselesi
Platformlar (örneğin TikTok, YouTube, Instagram) içerikleri izlenme süresi ve etkileşime göre öne çıkarır.
Şiddet, korku ve aşırılık içeren içerikler insan psikolojisi gereği daha fazla dikkat çekebilir.
Reklam sistemleri genelde içeriğin “ne olduğu”ndan çok “kaç kişiye ulaştığıyla” ilgilenir.
Bu yüzden ortaya çıkan tablo şu:
Reklam verenler doğrudan şiddeti desteklemek istemese bile, yüksek etkileşimli (bazen sorunlu) içerik ekosistemine para akışı olabiliyor.
Ama bu durum, tüm reklam bütçelerinin bilinçli şekilde şiddeti finanse ettiği anlamına gelmiyor. Daha çok denetim eksikliği + teşvik mekanizması sorunu. Türkiye’den çıkan reklam bütçelerinin büyük kısmı global platformlara gidiyor.
Ekranların ışığı artık sadece yüzleri değil, zihinleri de aydınlatmıyor; karartıyor.
Bir zamanlar “televizyon çocukları bozuyor” diye tartışırdık. Şimdi cebimize sığan ekranlarla, 24 saat açık bir panayırın içindeyiz. Üstelik bu panayırda en çok alkışı toplayanlar; en sert, en uç, en sarsıcı olanlar. Çünkü algoritma dediğimiz görünmez editör, merhameti değil, etkileşimi seviyor. Etkileşim neyle geliyor? Şiddetle, korkuyla, teşhirle.
Sosyal medya artık bir mecra değil; başlı başına bir endüstri. Ve bu endüstrinin yakıtı dikkat. Dikkatin olduğu yerde para var. Paranın olduğu yerde ise neyin öne çıkacağı çoğu zaman vicdanla değil, kazançla belirleniyor.
Ortaya çıkan tabloyu görmezden gelmek mümkün değil. Canlı yayında işlenen bir şiddet eylemi saniyeler boyunca kesilmeden yayınlanabiliyor. Binlerce insan izliyor. Kimisi donup kalıyor, kimisi kayda alıyor, kimisi paylaşıyor. Ama sistem işlemeye devam ediyor. Çünkü o an, o görüntü, o vahşet… “etkileşim” demek.
Burada durup sormak gerekiyor: Bu sadece bir yayın kazası mı, yoksa yeni düzenin kaçınılmaz sonucu mu?
Bugünün çocukları bu dünyanın içine doğuyor. Gerçek ile sanal arasındaki çizgiyi biz çizemedik, onlar hiç çizemiyor. Şiddeti izleyerek büyüyen bir neslin, şiddeti normalleştirmemesi mümkün mü? Sürekli maruz kalınan bir şey, bir süre sonra sıradanlaşır. Sıradanlaşan şey ise tehlikelidir.
Üstelik mesele sadece izlemek değil. Oyunlar, içerikler, anonim hesaplar… Hepsi bir araya geldiğinde çocukların karşısına kontrol edilmesi güç bir evren çıkıyor. Kim oldukları belli olmayan insanlar, kimliksiz hesaplar üzerinden çocuklara ulaşabiliyor. Siber zorbalık, istismar, manipülasyon… Hepsi birkaç tık uzağında.
Aileler çoğu zaman çaresiz. Çünkü çocuklarının gezindiği dijital dünyanın dili farklı, kuralları farklı. “Telefonu bırak” demek çözüm değil. Çünkü o telefon artık sadece bir cihaz değil; sosyalleşmenin, var olmanın, kabul görmenin aracı.
Peki ne yapılmalı?
Öncelikle şu gerçeği kabul edelim: Bu mesele bireysel değil, yapısal bir sorun. Ve yapısal sorunlar, yapısal çözümler gerektirir.
Devletin ilgili kurumları burada seyirci kalamaz. Dijital alan artık “sınırsız özgürlük” adı altında başıboş bırakılacak bir alan değil. Denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi şart. İçerik moderasyonu, platform sorumluluğu ve yaptırımlar açık ve caydırıcı olmalı. Kurallar kağıt üzerinde değil, uygulamada işlemeli.
Ama sadece yasaklarla da olmaz.
Asıl ihtiyaç, dijital okuryazarlık. Çocuklara küçük yaşta “ne izlediğini anlama”, “gördüğünü sorgulama”, “maruz kaldığını yönetme” becerisi kazandırılmalı. Aynı şekilde aileler de bu eğitimin dışında bırakılmamalı. Çünkü çoğu ebeveyn, çocuğunun hangi dünyada vakit geçirdiğini bilmiyor.
Bir diğer önemli nokta ise reklam verenler. Bu sistemin finansörü kim? Markalar. Şirketler. Yani biz. Hangi içeriğin öne çıkacağına sadece algoritmalar değil, reklam bütçeleri de karar veriyor. O halde herkes dönüp kendine bakmalı: Ne izleniyorsa o mu fonlanıyor, yoksa ne fonlanıyorsa o mu izleniyor?
Belki de en zor soru bu.
Şiddetin sıradanlaştığı bir dünyada büyüyen çocukların geleceği, sadece onların meselesi değil. Bu toplumun meselesi. Bugün görmezden gelinen her sorun, yarın daha büyük bir bedel olarak karşımıza çıkacak.
Ekranlar küçüldü, mesele büyüdü.
Ve bu mesele, ertelenebilecek gibi değil.








