Ekonomi gündemi uzun süredir benzeri görülmemiş bir krizle sarsılıyor. Yüz binlerce insanın birikimini, ev hayallerini ve geleceğe yönelik tasarruflarını hedef alan fon manipülasyonu iddiaları, sermaye piyasalarının güvenilirlik sınırlarını zorlamaktadır. Bir tarafta göz göre göre büyüyen ve devasa holdinglerin piyasa değerini geride bırakan fon hareketleri, diğer tarafta ise bu süreçte hareketsiz kaldığı öne sürülen düzenleyici kurumlar yer almaktadır. Peki, bu noktaya nasıl gelindi ve birikimlerini kaybeden milyonlarca vatandaşın faturası kime kesilecek?
Görünmeyen Riskler ve Tasarruf Finansman Sistemleri
Fon piyasalarındaki çalkantıların yayılma alanı oldukça geniş. Doğrudan veya dolaylı olarak bu süreçten etkilenenlerin sayısı milyona yaklaşmış durumda. Özellikle katılım evim ve benzeri tasarruf finansman şirketlerinde birikim yapan vatandaşların durumu ilk başta ciddi bir panik yaratmış olsa da, bu kurumların Emlak Katılım bünyesine devredilmesi süreci bir nebze olsun rahatlatmıştır. Bankacılık denetimine tabi olan bu alanlarda, devlet güvencesiyle sözleşmelerin devam edecek olması, en azından bu segmentteki yatırımcılar açısından büyük bir yıkımın önüne geçilmesini sağlamıştır.
Ancak aynı durum, tasfiye sürecine giren veya gözetim altında tutulan hisse yoğun fonlar ve "Ponzi" benzeri yapılanmalarla anılan kapalı serbest fonlar için geçerli değildir. Bu alanda yatırım yapmış olan yüz binlerce vatandaş için süreç oldukça karmaşık ve endişe vericidir. Çektiği avansla ev alma hayali kuran, otomobil sırasına giren ve birikimini korumak isterken tüm varlığını kaybettiğini fark eden bireylerin yaşadığı mağduriyet, finansal güvenliğin ne denli kritik bir eşikte olduğunu gözler önüne sermektedir.
Peki, piyasa dinamiklerine tamamen aykırı görünen bu devasa değer artışları nasıl gerçekleşti? Normal şartlarda, bir şirketin halka arz değeri ve borsadaki fiyatı, bilançolar, büyüme potansiyelleri ve reel piyasa talebi doğrultusunda şekillenir. Ancak son dönemde tartışılan bazı halka arz ve fon süreçlerinde bu mekanizmanın tamamen dışına çıkıldığı görülmektedir.
Süreç, şirketlerin normal değerlerinin çok üzerinde fiyatlarla borsaya açılmasıyla başlıyor. Halka arz edilen payların çok küçük bir kısmının halka açık dolaşımda bırakılması, geri kalan kısmın ise belirli yapılar veya ilişkiler ağı içinde kontrol edilmesi, hisse fiyatlarının tamamen manipüle edilmesine zemin hazırlıyor. Taraflar arasındaki karşılıklı ve el değiştiren işlemlerle, herhangi bir reel ekonomik karşılığı olmaksızın her gün yüzde onluk artışlarla yukarı taşınan fiyatlar, kısa süre içinde gerçekçi olmayan piyasa değerleri yaratıyor.
Örneğin, sınırlı sayıda çalışanı olan küçük ölçekli bazı finansal yapıların devasa piyasa değerlerine ulaşması, bu manipülasyonun boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Şirket sahiplerinin bu kadar yüksek değerlere rağmen hisselerini satıp nakde dönmemesi ya da sürecin içinde aktif rol alması, sistemin ne kadar kontrollü bir kurgu üzerine kurulduğunu göstermektedir.
Hisse fiyatlarındaki bu yapay şişirme, kısa süre içinde kapalı serbest fonlara ve hisse yoğun yatırım fonlarına taşınmıştır. Başlangıçta sınırlı sayıda yatırımcıyla kurulan bu fonlar, kısa zaman zarfında kat kat artan değerler üretmiş; ardından Elektronik Fon Alım Satım Platformu (TEFAS) üzerinden nitelikli yatırımcılara açılmasıyla birlikte milyarlarca liralık büyüklüklere ulaşmıştır.
Bu devasa büyüme dalgası yaşanırken, piyasa denetiminden sorumlu kurumların rolü en çok tartışılan konuların başında gelmektedir. Uzmanların ve piyasa profesyonellerinin aylar öncesinden dile getirdiği uyarılar, fonlardaki anormal artışlar ve piyasa dengesini sarsacak riskler raporlanmasına rağmen, önleyici adımların geç atıldığı veya yetersiz kaldığı yönündeki eleştiriler güncelliğini korumaktadır. Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) süreçteki sorumluluğu, yatırımcıların en çok hak aradığı ve hesap sorulmasını talep ettiği alanların başında gelmektedir.
Ekonomideki bu derin sarsıntılar yaşanırken, siyaset sahnesi de son derece hareketli bir dönemden geçmektedir. Partilerin kurultay takvimleri, olası erken seçim tartışmaları ve parti içi dengeler siyasetin nabzını tutmaya devam ediyor. Özellikle yerel yönetimlerde yaşanan istifalar, başka partilere geçişler ve meclis çoğunluklarını değiştiren transfer iddiaları, kamuoyunun yakından takip ettiği başlıklar arasında yer alıyor.
Üsküdar ve İzmir gibi kritik bölgelerde belediye başkanları veya meclis üyelerinin transferleri ekseninde yürüyen tartışmalar, siyasi etik ve baskı iddialarını da beraberinde getiriyor. Muhalefet partilerinin kalelerinde yaşanan bu çözülme sinyalleri ve kulislerde konuşulan iddialar, yaklaşan seçim atmosferinin sadece ekonomik değil, aynı zamanda yoğun bir siyasi rekabet sahnesine dönüşeceğini gösteriyor.
Gelinen noktada, Türkiye ekonomisinin en temel sorunlarından biri olan güven ve şeffaflık eksikliği, fon mağduriyetleriyle bir kez daha en acı şekilde tecrübe edilmektedir. Yüz binlerce vatandaşın emeğini ve birikimini tehdit eden bu yapının tüm boyutlarıyla aydınlatılması, sorumluların adalet önünde hesap vermesi ve en önemlisi mağdurların haklarının korunması hayati bir zorunluluktur.
Sermaye piyasalarının yeniden tesis edilmesi, küçük yatırımcının borsaya olan inancının geri kazandırılması ve denetim mekanizmalarının tavizsiz işletilmesi, benzer krizlerin tekrar yaşanmaması adına atılacak en önemli adımlardır. Aksi takdirde, kaybedilen sadece paralar değil, tüm finansal sisteme duyulan inancın kendisi olacaktır.










